Yine kalır İstanbul’da yaşardım
ben bir kedi olsaydım
parke taşlı sokaklarda dolanır
iğde ağacına tırmanırdım
bogaziçi susamışlığıyla yanmak ne güzel olurdu
susamışlık hem de balıklı
bal gibi görürdü gözlerim turkuazı ben bir kedi olsaydım
anlardı sahibim olmayan sahibim beni, anları da
beyaz piyano tuşlarını ısıtır kâseme dökerdi
ben olsaydım bir kedi…
Ayla Pakyüz, 1995
Sunday, May 21, 2006
BİR EDİLGEN SİNOPSİS
Mutfaktaki yandan duran
piyano kaynatıyor cezvede
zamanı işlemiyor saat
hem o resim de sahte
koltuklarda film olan saçları
saçları omuzaltı hizalı
birimsiz erimlerinin dili
yokoluncaya kadar varolmak
yani derdi var ikisinin de
saatini bilmiyor zaman
yakılmış delikli şeritlerde
piyanonun beyaz tuşları eritilir
var olunca yok olmak için
süt kasesinde
Ayla Pakyüz, 1995
GUERNICA RESMİ İÇİN

Ayla Pakyüz
1996 Milliyet Sanat
Çingenelerimden en iyi falcıyı getirin
el falıma baksın
getirin, kaskatı avuçlarıma dokunsun
bu dünyadan iyi falcı yoktur
öyleyse okusun gözlerimden yüreğimi
ağlayan kadınların
gözyaşlarını içerken karanlık canavar,
bilir miydi onların öldüğünü yaşarken
libidoları yakılırken ateşlerle
ölü çiçeklerin bile artık süsleyemediği
o güzel başlarında
anacıl fikirlerin parçalandığını
kökünden çekilen saçlarının
arkaya ittiği boynundan
soluklandığı korkuları
korkusuzluğa dönüştürebilir miydi
ışıklar
bu ışıklar nereden geliyor peki?
güneşleri karalayan kanlar
kırmızı değil
memeleri kan ağlayan kadınlar da
pembe değil
mavi gökyüzünde bulunur mu
azıcık, mavi, penceremden görünür mü?
Kim ışık tutacak
renkleri solumam için?...
Çığlığımı yükseltiyor dumanlar:
Düdüklü tencerede pişen rostoyum ben!
Buharlı tren gibi
tek raydan gidiyorum;
sağa gitsem devrilirim,
sola gitsem devrilirim
bir tek geriye gidebilirim
ileriden başka.
İstemem onu da…
1996
HAVADAN SUDAN
Suya değdirdim ayaklarımı
bulutlara karışırken memleketsiz sisler
bir dalga sesini çığırdım ıslığımla onlara
zamanın ardına itilmiş ıssız kıyıların
şimdi öksüz kayalıklarında
suya değdi ayaklarım
martıların karaya saplanmış gagalarına
dikkatini çekemedim göçmen kuşların
havayı suyu düşündüm bir kez daha
bir tek kendisini göremeyince gözüm
konuştum havadan sudan
kalabalık adalar arasında
vapurlarla yarışmaktan yılmış bir martı
şiirine isim bulamayan bir şair kadar dalgın
dolanıyor damlarda bacalarda
yalnızlığı artık istemeyen bir yalnız gibi seyri
hüzünleriyle konarken gözümün deryasına
suları köpürtse de seferleri vapurların
köpürmüyor eskisi gibi
büyüdükçe küçülen hayaller
ufkun sonsuz tüneline çekildikçe
umutlar gözden yiter
vapurlar küçük artık
değil bir küçük gözdeki gibi
yine de büyümek güzel
her yaşta çocuk olmak
umutsuzken umut
yolcuyken
yol
Ayla Pakyüz, 1999
YOL
Kaldırım kenarında bir siper
gölgesiz yolcuların sığınağıdır
her noktada yeniden başlayan tümceler
sonsuz takiplerimin nesnesi
gölgeme benzer
bir kaçan bir kaybolan
izsiz lekelerdir
ardından yetişemediğim zamanın
kanıtlarını silen güneşin peşinde
bir şey arıyor dünya
ne de düzgün yuvarlanarak
aydınlığı hiçliyor şu barışsız öfke
içkin bir savaşı istemedi hiç
ölüsünden sıyrılıyor üst beden
önce öksüz bırakılıp
gömülüyor tarihe
dimağımıza atılan kurşunlarla
yitirilerek artıyor zaman
sonra ekleniyor süslenerek
satırların sabrına
usumu uyandıran soluksuz karmaşanın
kaybolmuş dehlizlerinde fark ettim
her biri aynı patikaya çıkan kapıları
merakım da olmasa göremezdim
kara bir tünelin ucundan başlayacağını
en tekin yolculuğumun
bir kapı seçtim daldım içine andan
sezgimi örseliyor artık
konuşmak havadan sudan
Ayla Pakyüz, 1999
Sunday, February 26, 2006
KOYUN MAKASI
for ca
Yabanıl otlar gibi bitmiş
kıllarını kes
sessiz soluyan suskunların
sessizliklerinin
tümcelerinin
o çok bilmişli konuşan
fikir haydutlarının
kapakların kapanışını kes artık
hele gözlerinin
kesinlikleri de kes
belirsiz sesleri doğaçla
doğru yalanlar söyle
kırpık zaman artıklarını topla koleksiyoncu, gizilliğine ayır
“gelişimin” olsun
yetke kesmeye
gidince aldığın yere koy makası
siz de…
- Hayır!
Ayla Pakyüz
1996 Milliyet Sanat
Yabanıl otlar gibi bitmiş
kıllarını kes
sessiz soluyan suskunların
sessizliklerinin
tümcelerinin
o çok bilmişli konuşan
fikir haydutlarının
kapakların kapanışını kes artık
hele gözlerinin
kesinlikleri de kes
belirsiz sesleri doğaçla
doğru yalanlar söyle
kırpık zaman artıklarını topla koleksiyoncu, gizilliğine ayır
“gelişimin” olsun
yetke kesmeye
gidince aldığın yere koy makası
siz de…
- Hayır!
Ayla Pakyüz
1996 Milliyet Sanat
LODOSLARDA ADIM KALIR
Ayla Pakyüz
Başıma kasketimi taktım, ekmek aldım fırından. Dün gece aç yattım, midemde ölçüsüz, tarifsiz bir hamur yoğurdum. Şiir yazdım, brendi içtim. Geceyi eskittim, sabahı bekledim, sabah oldu. Bir yokuştan sahile indim, fırından sıcak ekmek aldım, martıları gördüm.
Yokuştan inmeliydim sahile. Rüzgar beni uçurmalıydı denize. Denize dolanıp dalga olmalıydım. Dalgamın damlaları yağmurla ılınıp, kentin kramplarıyla alay eden martılara katılmalı, kahkaha atmalıydım ben de. Gülerek ölmeliydim, damlayıp yeryüzüne ağlamadan önce.
Ölmeden yaşayamazdım...
Bir yokuştan ineceğim sahile
rüzgar itiyor beni elleriyle
yağmur olsaydı şimdi ters dönerdi şemsiyeler
ağlardı bayraklar tek tek
özgürlük yalanıyla rengarenk
gözlerim ılık soluklarla doyar
doyunca renkleri boyar
doyasıya görürdüm denizin mavisini
ben olsaydım bir kedi
bugün taş duvarların ayaklarında birikmiş lodos tanecikleri
şato çatılarında dönen ıslıklar gibi kulelerde uğultular
köpekler kavuşur birbirine
gökte suyu süzülmüş bir resim var
ekrular ekrular...
Kimsenin bilmediği bir yerde kırmızı
bileği taşına taşan
kesilen bilek kanı...
Taş satıhlı vadideyim, asfalt adı
karşı kaldırımda olmalı hüznümün doğası
yolun ortasındayım adımla
adım yok
Rüzgar itiyor beni elleriyle
Durakalmak mı bunun adı?
Yeniden ele alınmalı işaret levhaları !
Adım yok.
Yürüyemiyorum...
Zaten lodos bunun içindi...
Gökte suyu kurumuş bir resim var
Hüznümün doğası el sallıyor
İtiyor rüzgar beni elleriyle
İtiyor rüzgar beni elleriyle
İtiyor...
Çağcıl tekerlekliler geliyor !
Geriye itildim yoldan
sevilen anları geriye sardım
zamanın sarmalından
( A d ı m ı u n u t t u m ! )
arkamdaki dış duvarın altında
ölmüş müydün sen
sokak lambası ışığının aşırı dozundan?
Öldüğüme sevinmem zaten senin içindi...
1995 İstanbul
Başıma kasketimi taktım, ekmek aldım fırından. Dün gece aç yattım, midemde ölçüsüz, tarifsiz bir hamur yoğurdum. Şiir yazdım, brendi içtim. Geceyi eskittim, sabahı bekledim, sabah oldu. Bir yokuştan sahile indim, fırından sıcak ekmek aldım, martıları gördüm.
Yokuştan inmeliydim sahile. Rüzgar beni uçurmalıydı denize. Denize dolanıp dalga olmalıydım. Dalgamın damlaları yağmurla ılınıp, kentin kramplarıyla alay eden martılara katılmalı, kahkaha atmalıydım ben de. Gülerek ölmeliydim, damlayıp yeryüzüne ağlamadan önce.
Ölmeden yaşayamazdım...
Bir yokuştan ineceğim sahile
rüzgar itiyor beni elleriyle
yağmur olsaydı şimdi ters dönerdi şemsiyeler
ağlardı bayraklar tek tek
özgürlük yalanıyla rengarenk
gözlerim ılık soluklarla doyar
doyunca renkleri boyar
doyasıya görürdüm denizin mavisini
ben olsaydım bir kedi
bugün taş duvarların ayaklarında birikmiş lodos tanecikleri
şato çatılarında dönen ıslıklar gibi kulelerde uğultular
köpekler kavuşur birbirine
gökte suyu süzülmüş bir resim var
ekrular ekrular...
Kimsenin bilmediği bir yerde kırmızı
bileği taşına taşan
kesilen bilek kanı...
Taş satıhlı vadideyim, asfalt adı
karşı kaldırımda olmalı hüznümün doğası
yolun ortasındayım adımla
adım yok
Rüzgar itiyor beni elleriyle
Durakalmak mı bunun adı?
Yeniden ele alınmalı işaret levhaları !
Adım yok.
Yürüyemiyorum...
Zaten lodos bunun içindi...
Gökte suyu kurumuş bir resim var
Hüznümün doğası el sallıyor
İtiyor rüzgar beni elleriyle
İtiyor rüzgar beni elleriyle
İtiyor...
Çağcıl tekerlekliler geliyor !
Geriye itildim yoldan
sevilen anları geriye sardım
zamanın sarmalından
( A d ı m ı u n u t t u m ! )
arkamdaki dış duvarın altında
ölmüş müydün sen
sokak lambası ışığının aşırı dozundan?
Öldüğüme sevinmem zaten senin içindi...
1995 İstanbul
Subscribe to:
Posts (Atom)